Yeşilçam’ın En Trajik Aşkı: Neriman Köksal ile İzzet Günay’ın mutsuz sonu…

Neriman Köksal ölüm döşeğindeydi. Karşılıksız aşkı İzzet Günay’ı “Son bir kez görmek’ istedi. Fakat İzzet Günay başkasıyla evliydi.. Çolpan İlhan, Ediz Hun’u aradı. Sonra, bakın neler oldu?

Ilık bir Ekim sabahı…
Surp Agop Hastanesi’nin dahiliye koğuşundaki çarşafları solmuş ranzada yorgun bir kadın yatıyor…

Ve onun ellerini tutan başka bir kadın…
Bir şeyler söylemeye çalışıyor yorgun kadın…
Sesi zor çıkıyor…
Kelimeleri kesik kesik…
Şu cümleler düşüyor kurumuş dudaklarından:
“Onu bana getir… Son defa göreyim…”

Yorgun kadın, bir zamanların Afet-i Devran Neriman’ı…
Sizlerin bildiği adıyla; Neriman Köksal…
Türk sinemasının yarı “vamp” yarı “abla” karakteri…

Son anlarını yaşayan bu muhteşem kadının ellerini tutan ve onu teselli etmeye çalışan diğer kadın ise, “sinemanın en güzel abilerinden” Sadri Alışık’ın büyük aşkı, eşi Çolpan İlhan...

“Tamam, getireceğim onu sana. Sen şimdi dinlen, yorma kendini…” diyor Çolpan hanım, Neriman’a…

Kalkıyor yanından…
Gözlerinden yaşlar süzülüyor…
Hızlı adımlarla hastanenin girişindeki telefon kulübesine gidiyor…
Bir numara çeviriyor…

“Merhaba Ediz… Ben Çolpan, Neriman’ın yanındayım. Durumu hiç iyi değil. Son bir isteği var…”

Telefonun ucundaki kişi, sinemanın başka bir güzel abisi; Ediz Hun…
Bir kaç saniye yutkunduktan sonra cevap veriyor o güzel adam: “Anladım! Şimdi gidip onu alacağım ve oraya getireceğim…”

O…
Kim o?..
Ve Afet-i Devran için neden bu kadar önemli?..

O da başka bir yıldız…
Başka bir yakışıklı…
“Vesikalı Yarim”in manav Halil’i…
“Ağaçlar Ayakta Ölür”ün Orhan’ı…
Ve Neriman Köksal’ın “Kimse Fatma Gibi Öpemez” filminde birlikte rol aldığı İzzet’i (Günay)…
Yani bu filmdeki Jale’nin, Fatma’ya (Girik) kaptırdığı aşkı avukat Kemal’i…

İşte bu filmle başladı Neriman’ın İzzet’e platonik aşkı!..
Ve o aşk ölene kadar da sürdü…

İzzet, İpek hanımla evlendi…
Neriman uzaktan seyretti…
Hep içine attı…
Ama herkes biliyordu bu umutsuz aşkı…
Şimdi son isteği, o adamı bir kez daha görebilmek…

Ancak bu o kadar kolay değildi…
Ediz, İzzet’i almaya gittiğinde İpek hanım da evdeydi…
“Hayır” dedi yakışıklı jön arkadaşının kulağına usulca, “Eşime ayıp olur, gelemem…”

Ediz ısrar ediyordu…
Ama İzzet son sözünü söylemişti…

Başı önde ayrıldı evden…
Yapacak bir şeyi kalmamıştı Ediz’in…

Üzüntüden, kendisinden haber bekleyen Çolpan’a da haber veremedi…
Nasıl diyecekti ki “Gelmiyor” diye!..
Bir kaç saat dolaştı caddelerde, sokaklarda…
Ama gitmeliydi…
Söylemeliydi…
Zor da olsa söylemeliydi Neriman’a büyük aşkının “vedaya” gelmeyeceğini…

Akşama doğru hastaneye gitti…
Ölmek üzeri olan arkadaşının bulunduğu katın merdivenlerini çıkarken zorlanıyordu…
Bitkin…
Umutsuz…
Ve çok üzgündü…

Ancak…
Odanın bulunduğu koridora gelince büyük bir şaşkınlık yaşadı!..
Neriman’ın odasının kapısının önünde iki kadın duruyordu…
Biri sevgili dostu Çolpan İlhan…
Diğeri de, İzzet’in karısı İpek Günay…

İkisinin de yüzünde buruk bir tebessüm vardı…
Çolpan, Ediz’in soru sormasına fırsat bırakmadan;
“İzzet içerde…” dedi, gülümseyerek…

Ardından İpek hanımı işaret etti…
Ve sözlerini sürdürdü:
“Sen evden ayrıldıktan sonra İpek, Izzet’e ne olduğunu sormuş. İzzet başta söylemek istememiş. Ama ısrar edince anlatmış…”

“Evet” dedi, araya giren İpek Günay…
Ve devam etti:
“Duyunca çok üzüldüm. Ve İzzet’e, gitmesi için rica ettim.
Baktım hâlâ tereddüt içinde, sen gitmezsen ben gidiyorum dedim! 

Onu da anlıyorum, beni kırmak istemiyor. Ama bu tek taraflı bir aşk.
Ve saygı göstermek zorundayız.
Sana çabaların için teşekkür ederim Ediz. Gerçek bir dostsun…”

İzzet uzun süre başbaşa kaldığı “karşılık vermediği” aşkının odasından çıktığında çok üzgündü; hatta darmadağın…
Ediz’i selamladıktan sonra Çolpan’a dönerek “Seni istiyor” dedi ve İpek hanımla hastaneden ayrıldı…

Bu olaydan üç gün sonra (22 Ekim 1999) Afet-i Devran Neriman, Surp Agop’taki odasında gözlerini hayata yumdu…

Mutlu bir şekilde…

ADNAN SÖKMEN